1999 yılında oldu deprem.
O zamanlar çiçeği burnunda bir anneydim. Kısaca, tuhaf bir biçimde yaşama odaklandığım bir süreçteydim. Sonra, o döneme tanıklık eden birçoğumuz gibi çok ayrı bir yere savruldum depremle. Ölüme.
Belki de yaşamımda ilk kez eşzamanlı olarak birbirinden bu kadar uzak, aslında birbirine çok yakın duran bu iki ucu çok net seçebiliyordum. İnsanın en arkaik korkularından biri olan deprem ve sonrasında gelen ölümle kendi kafamda hesaplaşmak istedim. Öyle böyle değil, çok istedim bunu. Özellikle evlatlarını yitirmiş kadınlarla konuşmak ruhumda derin izler bıraktı. Ama bir biçimde ölüme meydan okumanın ne olduğunu da anladım. Devam etmekti bu, devam edebilmekteki güç, tılsım, anahtar. Kendimce yaşamın en büyük sırrının bu olduğunu çözdüm.
Bu yüzden bu kadınlara minnettarım. Bu sırla birlikte onlardan o kadar çok şey öğrendim ki! Kitaptaki satıraralarında bunları bulacaksınız ama birçoğu hâlâ zihnimde ve farklı kurgularda anlatılmayı bekliyor.
Yıkık Kentli Kadınlar ilk önce akademik bir platforma taşındı, bir yüksek lisans bitirme tezi oldu. O dönemde tezin ortaya çıkmasına destek veren danışmanım Margaret Mills’in ve akademisyen arkadaşım Yücel Demirer’in katkılarını unutmam mümkün değil.
Sonrasında bu çalışma Metis SiyahBeyaz dizisiyle okurla buluştu. Bu buluşmada emeği geçen çok insan var. Başta, o dönemde dizinin editörlüğünü yapan eşim Ruşen Çakır olmak üzere Semih Sökmen, Emine Bora ve Vehbi Ersan’a teşekkürler.
Kitap, üzerinden yıllar geçmesine rağmen tartışılacak bir sürü konuyu barındırıyor. Bunların başında deprem konusunda ‘alınmayan’ önlemler başı çekiyor. Yöneticilerin bu konudaki duyarsızlığı anlaşılır gibi değil. Her şey bir yana bu söyleşileri kaleme alırken kadın olmanın etrafında örülmüş olan engebeler kendiliğinden merkeze oturmuştu. Yaşanan dramın bu gerçeği olduğu gibi çırılçıplak ortaya çıkarması çok düşündürücüydü. Olup biteni görmek için ne feminist literatürü bilmek gerekiyordu ne de bu konulara duyarlı olmak. Her şey ayan beyan ortadaydı. Hâlâ öyle. Bugün Türkiye’de kadınlar üzerindeki baskıyı, onlara yönelik şiddeti gördüğümüzde hissettiklerimiz, hissedebileceklerimiz gibi. Depremin ötesinde yaşanan bir insanlık ayıbıydı. Bu ayıbın en büyük bedelini ödeyenlerse kadınlar. Tıpkı bugün kadın cinayetlerinde tanık olduklarımız gibi.
Sevgili genel yayın yönetmenim Sırma Köksal bu kitabı yeniden basabileceğimizi söyleyince çocuklar gibi sevindim. Kendisine ve bütün Everest ekibine teşekkürlerimi sunuyorum buradan. Kapak her zamanki gibi Utku Lomlu’ya ait. Sağolsun.
17 Ağustos 1999- 17 Ağustos 2011. Çok yıl geçti üzerinden. Çok şey unuttuk. Hatırlayabilmemiz için yeni depremlere değil tanıklıklara bakalım. Elinizdeki bu kitap böylesi bir hatırlayış için. Bazı şeyleri unutmayalım diye.